ILGAZHACIHASAN Çankırı Ilgaz Hacıhasan Köyü Buluşma Noktası



Ilgaz İlçesininTarihi

Gonderen emine sarıkaya

İlçenin kurulduğu yöre, geçmişten günümüze birçok değişik kavmin uğrak yeri olmuş, istilalar ve savaşlar görmüş, göç yolları üzerinde bir durak konumundadır. Kuzeyde yükselen ortalama 2000 m. yüksekliğindeki Ilgaz Dağları ile güneydeki Köroğlu Dağları arasında doğal bir yol işlevi gören Devrez Vadisi, doğuyla batı arasında bağlantı kurmak için tercih edilen önemli bir geçit konumundadır. Fatih Sultan Mehmet'in Sinop'u almak, IV. Murat'ın Bağdat seferi sırasında doğuya ulaşmak için bu vadiyi kullandıklarını, hatta Evliya Çelebi'nin de o ünlü seyahatinde bu yolu tercih ettiği tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Bu gün de İstanbul-Karadeniz ve İstanbul-Doğu Anadolu bağlantısı bu vadiden sağlanmaktadır. Ilgaz yöresinde ilk yerleşmenin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda yapılmış bir araştırma da bulunmamaktadır. İlçemizde bulunan höyükler, kaya mezarları, kale harabeleri, çeşitli mezarlar ve çanak çömlek parçaları, süs eşyası kalıntıları bize bazı ip uçları sunmaktadır. Geçmiş yıllarda Cendere köyü yakınlarındaki Salman höyükte yapılan ufak çaplı bir kazıda ortaya çıkarılan çanak çömlek parçalarının orta ve son tunç çağına ait olduğu anlaşılmıştır. Devrez vadisiyle daha gerideki (kuzey kısım) tepelik, hafif dalgalı alan arasında halen üç adet höyük bulunmaktadır. Ancak herhangi bir araştırma kazısı yapılmamıştır. İlçenin de içinde bulunduğu, doğuda Kızılırmak, batıda Filyos çayıyla sınırlanan alan, milattan önceki dönemlerde "Paphlagonia" adıyla anılmaktadır. Bölgenin genel tarihi incelendiğinde, Paphlagonialıların tarihte çok önemli bir rol oynamadıkları, ancak Homeros'ta adı geçen en eski kavimlerden biri olduğu görülür. Bölge hakkındaki ilk bilgilere, ünlü coğrafyacı Strobon'un ünlü eserinin Anadolu ile ilgili ciltlerinde rastlanılmaktadır. Ünlü coğrafyacı, Ilgaz Dağı'ndan, Olgassys Dağı adıyla söz etmekte ve " Olağanüstü yüksek ve tırmanması zordur. Bu dağın her yerine kurulmuş olan tapınaklar Paphlagonialıların elindedir." şeklinde anlatmaktadır. Hitit Devleti öncesinde, MÖ 1300 sıralarında bölgede Gask (Kaska) adında bir devlet bulunduğu bilinmektedir. Hitit Devleti yıkıldıktan sonra bir süre Frigya egemenliğinde kalan Paphlagonia daha sonra Lydia egemenliğine girdi. MÖ 547-546'da II. Kyros'un Lydia Krallığı'nı ortadan kaldırmasıyla Pers yönetimine geçti. MÖ 334'te Anadolu'ya giren Büyük İskender'in egemenliğine geçen bölge, onun ölümünden sonra Eumenes'in yönetimine girdi. Doğulu komşusu Pontus krallarınca ele geçirilinceye değin yerel prenslerce yönetildi. Büyük Mithrades'in İÖ 65'teki yenilgisine kadar Pontus Krallığı'nın elinde kaldı. Romalı Pompeius İÖ 63-62'de bölgeyi ele geçirmekle birlikte, iç kısımların yönetimini yine yerel prenslere bıraktı. Bir süre sonra da bölge bütünüyle Romalıların, ardından da Bizans'ın hakimiyetine girdi.Malazgirt zaferinden hemen sonra, Melik Ahmet Danişment Gazinin silah arkadaşlarından Emir Karatekin 1082 yılında bölgeyi ele geçirerek Danişmentoğulları Beyliğine bağlamıştır. Danişmentoğulları’nın zayıflaması üzerine 1132 yılında bölge tekrar Bizanslıların hakimiyetine girmiş, kısa bir süre sonra da Selçuklu Sultanı I. Mesut bölgeyi Selçuklu topraklarına katmıştır.14.Yüzyıl başlarında, Anadolu Selçuklu Devletinin zayıflamasıyla birlikte bölgede Candaroğulları Beyliğinin hakimiyeti görülür.1380 yılında, Yıldırım Beyazıt’ın Candaroğulları Beyliğini yıkıp topraklarını ele geçirmesi üzerine bölge Osmanlı Devletinin hakimiyetine girmiştir.1402 yılında, Ankara savaşında Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a yenilmesinden sonra başlayan bunalım döneminde Sinop Beyi İsfendiyar Bey, Timur’un da yardımıyla bölgenin hakimi olmuştur.Bölge, 1459’da Fatih’in İsfendiyaroğulları Beyliğini ortadan kaldırması üzerine tekrar Osmanlı İmparatorluğuna bağlanmıştır. Bu yıldan sonra, bölge tarihinde önemli bir değişiklik olmamıştır.Osmanlı döneminde “Koçhisarbala” ve “Koçhisar” adlarıyla anılan ve kadılık olan ilçenin merkezinin bugünkü Yaylaören Köyü olduğu ve kadının burada oturduğu anlaşılmaktadır.19.Yüzyıl sonlarında ise, Kastamonu Vilayeti, Çankırı Sancağı, Merkez Kazasına bağlı bir bucak olduğu görülmektedir.Kurtuluş Savaşı döneminde, işgalci düşman kuvvetlerine karşı kahramanca mücadele eden TBMM Hükümetinin ihtiyaç duyduğu insan gücü, silah ve her türlü malzeme, Ankara’ya İnebolu-Kastamonu-Çankırı güzergahından ulaştırılmıştır. Bu yol üzeride bulunan Ilgaz, taşıma kolları oluşturarak ve konaklayan taşıma kollarına konaklama yeri ve yiyecek sağlayarak Kurtuluş Savaşımızda önemli bir rol üstlenmiştir.1922 yılında Çankırı’nın il olması ile, aynı tarihte Ilgaz da ilçe olmuştur.Ilgaz adı, Türkçe’de memleket anlamına gelen “il-el” kelimesinin, Milattan önce 1300 yıllarında bölgede bir süre yaşamış olan “Gask”ların Gas’ı ile birleştirilerek “El-gas” şeklinde söylenmesinden türediği öne sürülmekle birlikte, Ilgaz Dağı'nın Paphlagonialılar dönemindeki adı olan "Olgassys" den türediği iddiaları da bulunmaktadır.

Tags:

ahi yakup hocam mağlumunuz

ahi yakup hocam mağlumunuz köyümüzün tarihçesi derken türkün tarihcesinide ğrenmiş bulunduk.Allah(cc)rağzı olsun senden.yazılarında mükemmel ama bizim yeni nesil uzun yazıları sonuna kadar okusalardı zaten türkiye bu halde olmaz avrupai yaşamayada özenmezdi! Dünya TÜRK aile yapısına özenirken,yeni nesilimizinde avrupalı gibi,geleneğini,saygısını yitirmiş,aile yapısı çökmüş,18 yaş üstünün beynelmilel yaşadığı bir topluma özenmesinin sebebide; yetişmişlerimizin yetişmemişlerimize,doğru olanı ne ANLAYABİLDİĞİ SEVİYEDEN anlatabilmişler,nede anlatabilmek için çaba sarfetmişler.bu yüzden köyümüzde yaşamış olan ve hala yaşıyo olan gerek gençlerimiz gerekse yaşlılarımızın,onda sekizi soyadının bile nereden geldiğini tam olarak bilmemekte diye düşünüyorum...


kemal abi hoşgeldin

kemal abi hoşgeldin sitemize. "damar" bir giriş yapmışsın. anlatılması gerekeni anlatmak için umarım herkes tarafından anlaşılabilecek bir dil kullanmışızdır. çünkü fikrimce herkesin kendisini ve içinde bulunduğu ortamı tanıması gerek. herkes biliyor ki televizyon bunu yapamıyor. en azından internet denilen güzel icadı bu amaç için kullanalım.


hoşbulduk

hoşbulduk kardeşim.inşallah iyi amaclarla kullanmayı başarırız.eleştirilerimizi incitmeden yapar,yorum ve fikirlerimizi daha anlaşılabilir yazarsak sorun olmaz herhalde.En önemliside sırf amcam,yeğenim , akrabam,arkadaşım,yazdı diye yalan yanlış fikirleride desteklememek lazım diye düşünüyorum.


SOYADIMIZIN NERDEN GELDİĞİ (İbrahim yeni bir konu daha)

Evet arkadaşım güzel bir konuya parmak bastın. Soyadımızın nerden ve nasıl konduğu. Yaptığım bir tespit, kendi soyadım "YASLIKAYA" malum bilenler vardır belki ama ben yinede bahsedeyim. Yine köyümüzden bir yer ve bölge adı ile anılıyor. Buğdaylık - Ağılönü mevkisi tarafında Ongün şirketinin güney yamacında kalan yer. Üzüntü (yas) değil belki ama yamaca yaslanan bir kaya var...
Hakan YASLIKAYA


SOYADI TARİHİ

Sevgili kardeşim Hakan.duyarlılığın için,ayni zamandada araştırmaların içinde teşekkür ederim.bence(!)konu okadarda basite alınacak bir konu değil. Yakup hocamında bahsettiği gibi,soyadlarımızda bayağı eskiye dayanıyor. sanırım derin arastırmalar yapmamızda fayda var. Bizim şuan yazacağımız herseyi küçüklerimizinde okuyacağını düşünürsek onlara yanlış yada eksik bilgi vermiş oluruz. Bizlere tarihi iyi bilen büyüklerimizinde yardım etmeleri lazım.mesela ben araştıramadım ama ILGAZ nüfus dairesi kütükten yardımcı oluyormuş. ılgazda oturan arkadaşladan yardım isteyebilirız.


NUFUS DAİRESİ YARDIM EDİYOR.

Evet Ilgaz Nufüs Dairesi gerçekten "Secere" için yardımcı oluyor. Takrimen 1,5 yıl öncesinde kimlik bilgilerinden (cilt, hane, kütük no) tüm geçmişimizi çıkarttım. Tam 100 kişi Yaslıkaya sülalesinden çıktı. 1843 yılı doğumlu büyükbabamın büyükbabasına ulaştım. Tabi bu arada bu tarihten günümüze gelmiş geçmiş tüm sülalem bir tuş ile kağıda döküldü. Kim olduklarını üyüklerden sorarak öğrendim. Merak eden herkese tavsiye ederim. Hafta içi sanırım artık tüm nüfüs dairelerinden bu bilgiye ulaşabilirsiniz.
Hakan YASLIKAYA


her şeyi doğru yazayım

her şeyi doğru yazayım hiç hatam olmasın dersek eğer o zaman bişey yazmamamız gerek. hata yapmayı kabul ederek doğru yapılabilir sadece. o yüzden bence bildiklerimizi paylaşmak gerek önemli olan. kimsenin fikri yanlış ya da doğru olduğu için yargılamıyoruz. zamanla bilgi doğru yöne gidiyor zaten.


site de kimler aktiff ????

ibrahim beyy site ye girdiğim zaman çok nadir olarak konu değişikliklerine raslıyorum eğer site içerinde kimlerin aktif olduğunu görebilirsek konuların daha hızlı ve yaygın olacağını düşünüyorum ayrıca birde son yorumlarda bir fıkra var oda çok hoş bir değişiklik ve eğlence adına fıkra köşeside düzenlenebilirmii????


YERKUYU ŞEYHİ ALÎYEL BUKA

Anadolu'nun fethi dendiğinde şüphesiz ilk akla gelen Malazgirt Savaşı ve onun muzaffer komutanı Alparslan olmaktadır. Alparslan'ın Bizans İmparatorluğu'na karşı kazandığı bu büyük zafer, Anadolu'nun kapısını Türklere açmış ve Anadolu'nun Türkleşmesini başlatmıştır. Ancak Anadolu'nun Türkleşmesini gerçekleştiren Alparslan'ın kılıcı değildi. Bunu gerçekleştirenler, Hoca Ahmet Yesevi'nin Orta Asya'daki ruhunu Anadolu'ya taşıyan, Anadolu'nun taşına, toprağına, insanına manevi bir solukla üfleyen sayısız Türkistan (Horasan) Alp-Eren'iydi. İşte Anadolu'yu Türkleştiren bu sayısız Alperen'lerden biri de Alîyel Buka'dır. Kaynaklarda adı Aliyyül Büka şeklinde de geçer.
Alîyel Buka, 12.yüzyılın başlarında Hac ibadeti için Türkistan'dan ayrılmış, Hac ibadetinden sonra önce Şam'a, daha sonra Urfa'ya gelmiştir. Urfa'daki Halilürrahman Camisi'nde bir süre kayyımlık yaptıktan sonra İç Anadolu'ya doğru yola çıkmış ve Tosya-Çankırı havalisine (yani Yerkuyu Köyü'ne) yerleşmiştir. Şeyhin çevredeki şeyhlerle rabıtasız konuştuğu, manevi olarak iki ayrı yerde bulunabildiği; kendisi köyde iken geceleri uzak diyarlardaki savaşlara katılıp sabah köyüne döndüğü anlatılan rivayetler arasındadır. Bugün, mezarının yapımında geyiklerin kereste taşıdığı rivayet edilen mescidin bahçesinde medfundur (gömülüdür). Yüzyıllardır akıl hastalarına şifa dağıtan bu mahal, günümüzde bile bu özelliğini korumaktadır.
Alîyel Buka, aynı zamanda, Çankırı'nın Eldivan ilçesinin Seydi Köyü'nde medfun Hacı Murad-ı Veli’nin de babasıdır. Hacı Murad-ı Veli'nin annesi, Aliyyül Büka'nın eşi Hatice Hanım da Gürlek Tepe'de (Dereçatı Köyü, buranın eski adı Handırı) medfun bulunmaktadır. Çankırı'ya bağlı bu köyde her yıl "Hatçe Sultan Şenlikleri" yapılmaktadır.
Hacı Murad-ı Veli'nin türbesinin kitabesinde Alîyel Buka’nın Hacı Murad-ı Veli’nin babası olduğu ve Ilgaz-Tosya arasındaki Yerkuyu Köyü'nde yattığı kaydı vardır.
Aliyyülbüka' nın oğlu Hacı Murad-ı Veli ise 1117-1207 tarihleri arasında yaşamıştır. Orta kazasının Elmalı köyünde Himmet oğullarından Yusuf oğlu Hasan Doğan tarafından kopyası alınan şecerede, Hacı Murad-ı Veli'nin 12. yüzyılda yaşadığı muhitte İslamiyetin yayılması için çalıştığı, arzu edenleri tenvir ve irşat ettiği, hocalarının da Türkistan'da yetişmiş âlimler olduğu bildirilmektedir. Velinin müçtehidinden İmam-ı Yusuf'un söylediğine göre, Necmettin Mahmud-u İsfahanî ve Şeyh Bedrettin Mahmut'tan ders gördüğü anlaşılıyor. Vesikalara göre Hacı Murad-ı Veli 1187'de Seydi köyüne yerleşmiştir. Hacı Murad-ı Veli'nin Seydi Köyü'ndeki türbesi civar halkı tarafından (Çankırı'da okurken ben de gitmiştim) ziyaret edilmektedir.
Hacı Muradı Veli'nin Abdulgaffar, Pir Çelebi ve Elvan Seydi adında üç oğlu olmuş, bunlar da Çankırı ili dahilinde halkı tenvir ederek Müslümanlığın yerleşmesi için çalışmışlardır. Bunlardan Elvan Seydi, Orta kazasının Elmalı köyünde medfundur. Türbesi civar bölge halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Abdulgaffar, Seydi Köyü'ndeki babasının türbesinde, babasının yanında medfundur. Pir Ali Çelebi'nin ise Eskipazar kazası Sadeyaka Köyü Şıhlar Mahallesinde bir tekke kurduğu ve orada çalıştığı, daha sonra da Çubuk kazasının Selek Köyü'ne giderek orada vefat ettiği öğrenilmiştir.
Bu konuyla ilgili daha geniş bilgi almak isteyenler Tayyip Başer'in "Karatekin Uluları" kitabına (Çankırı,1956) veya Gazi Üniversitesinden benim de değerli hocam Mustafa Tatcı'nın "Hacı Murad-ı Veli" (Yaren Meclisi Dergisi, Sayı:1, Ankara, 1993) adlı yazısına bakabilir.


ŞEYH EDEBÂLİ’NİN NASİHATİNDEN ÇANKIRI YÂREN GELENEĞİNE

ŞEYH EDEBÂLİ'NİN, DAMADI, OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN KURUCUSU OSMAN BEY'E NASİHATİ
Oğul;
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler!
Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir.
İki paralık güneşe aldanıp sonra da karda, ayazda kavrulup gitme!
Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin!
Ama;
Bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgarında savrulur gidersin.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın.
Azminden dönme!
Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil!
Her işin gereğini vaktinde yap!
Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma!
Gördün söyleme, bildin bilme!
Sözünü unutma! Sözü söz olsun diye söyleme!
Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir.
Sevildiğin yere sık gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibar olmaz.
Üç kişiye acı;
Cahiller arasında alime,
Zenginken fakir düşene,
Hatırlı iken itibarını kaybedene!
Unutma ki; yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.!
Düşmanını çoğaltma, düşmanlığın başını da sonunu da sen belirle!
Haklı olduğunda kavgadan korkma!
Bilesin ki;
Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!

PEKİ KİMDİR BU ŞEYH EDBÂLİ?
Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Gazi dünyaya gelmeden babası Ertuğrul Bey bir gece garip bir düş görmüş. O düşten uyanmış, düşünü düşünerek Allah’a zikrederek kalkmış. Atına binip doğru Konya’ya varmış. Konya’da düş yoran değerli bir kişi vardı. Şeyh Edebâli(edebi, ahlâkı yüksek demektir) derlerdi. Kemâl sahibi idi. Rüya ilmini iyi bilirdi. Kerameti gözükmüş biriydi. Zengindi, meşhurdu. Anadolu Selçuklu Devleti'nin sultanı Sultan Alaaddin de ona inanmıştı (Çünkü bu tarihte henüz Osmanlı Devleti kurulmamış). Ertuğrul Bey elbise değiştirip Konya'ya gelmiş, o düşü Şeyh'e anlatmıştı. “Ey Şeyh” demiş, “Senin koynundan bir ay doğar, gelir benim koynuma girer kalır. Sonra göbeğimden bir ağaç biter, gölgesi dünyayı tutar. Gölgesinin altında dağlar olur. Dibinden sular ve ırmaklar akıtır. 0 uykudan uyandım. Düşüm budur yorumunuzu buyurun.” Şeyh; "Ey Yiğit" demiş, düşünün yorumu şudur: “Bir oğlun olacak. Adı Osman olacak. Benim kızımı senin oğluna verecekler. O kızdan Osman’ın bir çok oğulcukları olacak ve soyu babadan oğula padişah olacaklar. Müjdeler olsun! Sana ve senin soyuna padişahlık verildi. Kutlu olsun!”
Şeyh Edebâli bunu biliyordu. O Türk’ün geleceğini bu beylikte görüyordu. Türk birliğini ancak bu beyliğin kuracağına inanıyordu. Aslında Selçuklu Sultanları da Türk beyliğini ancak Kayı Boyu’nun (Osmanlı'nın) kuracağını biliyorlardı. Bu yüzden Orta Asya'da Moğol istilasıyla Doğudan Batıya doğru göç edip Anadolu'ya gelen Türk kafilelerinin Kayılar’ın yanına gitmelerini teşvik ediyorlardı.
Edebâli’nin görevi şimdi başlıyordu. Yükü hem artmış, hem de ağırlaşmıştı. Osman Bey’i yetiştirmeli, yoğurmalı, ona başarının yolunu açmalıydı.
Osman Bey, delidolu bir gençti. Yerinde duramıyordu. Çok hareketliydi. Önce ona bir ülkü, bir ideal aşılamalıydı. O ülkü ve ideal de, Türk Birliğini sağlamak, güçlü bir Türk Devleti kurmak olmalıydı. Aslında Edebâli, Osman Bey’in atılganlığına, dövüşkenliğine, gözü pekliğine karşı değildi. O’nun değiştirmek istediği bunların kullanılışı idi.
Edebâli biliyordu ki; “En büyük zafer nefsini yenmektir; dost, kendini tanımaktır; düşman, insanın kendi nefsidir."
Edebâli biliyordu ki; “Kılıcı kullanan bilek ve yüreği bilmişlikle, ahlakla, adaletle, sevgiyle ve birlik duygusuyla beslemek gerekti. Duygularını herkes paylaşırsa, cana veya mala değer verirse, başkalarının menfaat ve kinini kendinde taşımazsa mutlaka başarılı olunur.”
Edebâli biliyordu ki; “Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce ondan sonra kim gelirse gelsin, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında böldüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar.”
Edebâli biliyordu ki; “Bir kere kişi oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdayamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar, laf dedikoduya dökülür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost düşman olur, düşman canavar kesilir.”
Edebâli biliyordu ki; “Sevgi davanın esası olmalıdır. Seçilen tohumu yeşertmek için sabırla, sevgiyle çalışmalıdır. Sevmek, sessizliktir, bağırarak sevilmez. İyi bir çiftçi uygun hava ister.”
Edebâli biliyordu ki; “Kendisi bir bahçıvandır. Türk Birliği tohum. Kayı Boyu da ekilen topraktır. Tohumu çok sulu toprağa ekersen haylazlanır, kuru toprağa ektin mi de kavurur, filizlenmez. Kıvamını bulmalıdır. Anadolu bir kovan, Türkler bir arı, Kayı Boyu da bir petektir. Kayı Boyu Türk Birliğini kurmak için Tanrı tarafından görevlidir. Kayı Boyu gücünün ulaştığı yerlere adaleti götürmekle görevlidir. Kayı Boyu gücünün ulaştığı yerlerde insanlara güven, huzur, varlık ve hoş geçim sağlamakla görevlidir. Kayı Boyu başta Oğuzları birleştirmekle, bütünleştirmekle, onarmakla, yüceltmekle görevlidir, Ve Kayı Boyu bu görevi üstlenip başarmaya mecburdur.”
Edebâli biliyordu ki; “Neyi arayacağını biliyorsan varıyorsun demektir. O zaman zaten uyunulmaz ki. O zaman uykular da dindirmez yorgunluğua, artırır. Yalnızlık bize göre değil, yalnızlık korkanadır. Toprağın ekin zamanının geldiğini bilen çiftçi başkasına danışmaz, tohumu bulur eker, yalnız bir başına da olsa tohumu bulup eker. Yeter ki toprağın tavda olduğunu bilebilsin.”
Edebâli biliyordu ki; “Bugünü yarına bırakmadan peteği onarmalıyız. Arılar ha uçtu, ha uçacak. Uçup gitti mi arı dediğin bir başka kovan bulur, ama Türkler dağılır gider. Petek çürüdüyse yerine yeni bir petek bulup kovandan arılar kaçırılmamalıdır.”
Edebâli biliyordu ki; “Akacak kana yol ve yön lazım. Kan, sadece toprak sulamak için akmaz. Kişinin gücü günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözleri bile aydınlığa kavuşturur.”
Edebâli biliyordu ki; “Hayvan ölür semeri kalır, insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı. Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.”
Edebâli, işte bu bildiklerini düşündüklerini Osman Bey’e de anlatıyor, onu hamur gibi yoğuruyordu. Yoğurması da gerekiyordu, çünkü gerçekten Osman Bey, çok zor durumdaydı. Her yönden gelip kendine katılan aşiretleri birlik içinde mi tutsun, Bizans'ı mı kollasın, Germiyan’ı, Moğol’u mu gözetsin, Tekfurlarla mı savaşsın. İşte Edebâli, Osman Bey’e bu konularda yardımcı oluyor, ona çıkar yolu göstermeye çalışıyordu. “Geçmişini bilmeyen, geleceğini bilemez” diyordu Edebâli. Osman Bey’e; “Geçmişini bil ki yere sağlam basasın. Nereden geldiğini bil ki nereye gideceğini de bilesin.” diyordu ve anlatıyordu Edebâli, devamlı anlatıyordu. Osman Bey dinliyor, artık kim olduğunu biliyor, kendine güveni artıyordu. Osman Bey, dinlemekten, Edebâli anlatmaktan yorulmuyordu, çünkü ikisi de biliyordu ki bu dinlemeler, bu anlatmalar yüce bir amaç içindi.
Kendisine hemen her şey sorulurdu. Bütün halk onun öğrencisi durumunda idi. Dini, sosyal ve ilmî konulardaki bilgeliği, çevresini geniş bir sevgi çemberinin kuşatmasına neden olmuştu. Buna karşın çok mütevazi bir insandı. Yaşlısı, genci, yoksulu, zengini herkes Edebâli’ye karşı sanki onun evladıymış gibi sevgi ve saygıyla davranırdı. Torunlarından Alâeddin Bey’i bir ahi, âlim ve teşkilatçı; Orhan Bey’i (Osman Bey'in oğlu) ise usta bir savaşçı olarak yetiştirmiştir.

GELELİM BÜTÜN BUNLARIN BİZİMLE, KÖYÜMÜZLE, ILGAZ, ÇANKIRI İLE İLGİSİNE. DAHA DOĞRUSU BÜTÜN BUNLARI NEDEN ANLATTIĞIMIZA...

Şeyh Edebâli, Ahiliğin genel kurallarını düzenleyip uygulamaya koymuştur. Ahi kelimesi Arapçada “kardeşim” anlamına gelmektedir. Divanu Lügati't- Türk’te ise AHİ kelimesinin “eli açık, cömert” anlamında Türkçe AKI‘dan (akmak fiilinden) geldiği kaydedilmekledir. Eskiden bütün Orta Anadolu'da, bugün ise yalnız Kırşehir'de kültürel bir unsur olarak hâlâ yaşatılmaya çalışılan Ahilik teşkilatıyla Çankırı'mızdaki Yâren Geleneğinin (Bu arada Egenin bazı yerlerinde de bazı küçük farklarla Yâren geleneğinin devam ettirildiğini söyleyelim) bağlantısı da çok açıktır, hatta küçük farklar dışında birbirinin aynıdır. Dolayısıyla geleneğimizde yaşattığımız Yâren, bize Şeyh Edebâli'lerden kalmıştır, mirastır. Bunun bilincinde olalım, kültürümüzü öğrenelim. Bu vesileyle Ilgaz'da kurulan Genç Ilgazlılar Kültür ve Yâren Derneği ve bu derneğin çabalarıyla Ilgaz'ımıza bir Yâren Evi'nin kazandırılması çok isabetli olmuştur(20 Aralık 2008'de). Bundan anlaşılıyor ki gençler kültürünü biliyor ve yaşatmaya kararlı. Yâren bugün televizyonlarda veya bazı festivallerde gösterildiği kadarıyla yalnız eğlenceden ibaret bir eğlencelik değildir. Bu teşkilâtın sosyal yönleri de vardır. Ancak bugün halkımız Televole kültürüne alıştırıldığı için yalnız bu yönünü bilmekte, sosyal hayatı yönlerdirmedeki; örneğin eğitim, yardımlaşma, ticaret vs. yönlerini bilmemektedir. Örneğin, Yâren meclislerinde duvara asılı duran "Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi, oğlan babadan öğrenir sohbet gezmeyi" vecizesi veya "Eline, beline, diline sahip ol" öğüdü bu kurumun eğitim felsefesini yansıtmaktadır. Ayrıca Yârendeki Baş ağa Oğuz Kağanı, yanındaki yârenleri de 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir. Kısacası, iki bin yıldan daha eski Oğuz Kağan destanı bu gelenekle yaşatılmaktadır. Kültürdeki devamlılık, geleneğin yaşatılması işte budur.
Kaynak: Yakup SARIKAYA, "Sosyal Bir Kurum Olarak Yaren", II. KIRŞEHİR KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI BİLGİ ŞÖLENİ, 13-14 EKİM 2005, Kırşehir.


Tarihimiz

Gerçekten tarihini bilmek çok önemli. Çünkü geçmişini bilmeyen, geleceğini kuramaz.


kasaba: ılgazın köyümüzde kullanılan adı

köyümüzün 60 yaş üzeri insanları ılgaza "gasaba"(kasaba) derlerdi.
"gasabaya gidiyom", "gasabadan geliyom" vb. şekilde.
bu tabirin nereden geldiğini bilen varsa paylaşsın lütfen.


gasaba = kasaba

İbrahim, köyümüzde kullanılan gasaba sözcüğü ilçe yerine kullanılıyor. Kökenine gelince: gasaba < Arapça kasaba. "İlçe" terimi cumhuriyetten sonra, vilayet yerine kullanılan il'in küçüğü yerine türetilmiş yeni bir terim olduğu için, köylümüzün ağzında yerleşmemiş. Daha doğrusu Osmanlı döneminden beri Ilgaz (tabi Osmanlı döneminde Koçhisar veya Koçhisar-ı Bâlâ) için köylümüzce kullanılan gasaba isminin yerine geçememiştir.